Ben… barış için çözüm istiyorum!

Posted on 18 Temmuz 2010

0


Türkiye, 30 yıla yakın bir süredir çatışma içinde. Kaynağı çok daha eskilere uzanan sorunları şiddet yoluyla çözmekte ısrar ediyor. Kürtlerin demokratik hak arayışlarının siyasi yollarını da resmî ideolojinin mütehakkim söylemine mahkûm etmeye çalışıyor. Militarist söylemin toplumda yerleştiği ve giderek yayıldığı bir dönemin ümitsizliği ile karşı karşıyayız. Çatışmalar artık şehir meydanlarına uzanıyor, şiddeti benimseyenler halkın gözü önünde savaşıyor. Dağlar, yaylalar, ovalar, yollar, şehirler, her an bir çatışmaya gebe, açık savaş alanları hâline geldi. Ormanlar yanıyor, köyler yıkılıyor, sivil insanlar öldürülüyor, yollar kesiliyor, halkın seyahat yolları ve çalışma alanları yasaklanıyor, huzuru ve geçimi savaş makinesine kurban ediliyor.

Sivil toplum kuruluşları, akademiler, kanaat önderleri, fikir adamları, siyasi partiler, resmî kuruluşlar, çatışmanın sona erdirilmesi ve sorunların kaynağının saptanması için 30 yıldır sayısız araştırma yaptılar, raporlar hazırladılar, öneriler geliştirdiler, siyasi programlar açıkladılar, girişimlerde bulundular. Bunların hiçbiri şiddetin sona ermesine yetmedi, geçici ateşkesler sanki birer mizansene dönüştü, şiddette karşılıklı ısrar savaş ekonomisini sürekli besledi, meşruiyet zeminini şiddetle koruyanlar hayatın ve insanın karşısında artık gayrimeşru güçlere dönüştüler.

Görünen odur ki, bu topraklarda yaşayan her birey, yaşama hakkını ve huzurunu açıkça dillendirmedikçe bu şiddet ve polemik mizanseni böylece sürüp gidecek, barışa giden çözüm yolları hiç açılmayacak, mevcut durumdan beslenenler varlıklarını daha da güçlendirecekler. Görünen odur ki, barış ve çözüm talebini sadece siyasi, askerî ve sivil kurumların ve temsilcilerin dillendirmesi yetmemektedir. Barış ve çözüm talebinin artık sokaklara, meydanlara, evlere, yollara, dağlara, ovalara, kitle iletişim araçlarına yayılmasından başka çare kalmamaktadır. Barış ve çözüm talebinin artık toplumun her kesiminden tek tek bireyler tarafından dillendirilmesinin zamanı gelmiştir.

Herhangi bir kurumu ya da çevreyi doğrudan temsil etmeyen, sıradan yurttaşların, barış ve çözüm talebini kendi sesiyle dillendirmesi için yeni bir dil üretilmelidir. Bu topraklarda yaşayan herkes, her birey, kendini hangi kimlikle ifade etmeyi tercih ediyorsa etsin, sorunların kaynağını ve çatışmanın sebeplerini nasıl yorumluyorsa yorumlasın, tepkisini ve ithamlarını kime yönlendirirse yönlendirsin, barışı ve çözümü talep etmek için harekete geçmelidir. Kendi kimliği içinden ve ben-diliyle bu talebi haykırmalı, karşısında ya da yanında yöresinde olduğu herkesle bu talep zemininde dilsel bir buluşma yaşamalı, ortak bir söylemin içinde bir arada durabileceğini görmelidir.

Sadece insanlar değil, eşyanın, mekânın, zamanın ve doğanın da bu talebi açıkça dillendirmeye, sanki canlı varlıklarmış gibi konuşmaya, ben-diliyle haykırmaya ihtiyacı vardır. Yanan ormanlar, yıkılan köyler, bombalanan dağlar, yasaklanan yaylalar, kesilen yollar, kundaklanan araçlar, akıp giden zaman, aylar, yıllar, günler, şehirler, kasabalar, kuşlar, böcekler, kurtlar, kuzular, aslanlar, geyikler… Bu toprakta yaşayan, gidecek başka yeri olmayan her canlı, her eşya, her nesne, artık dile gelmeli ve kendi diliyle barış ve çözüm talep etmelidir.

Bu ses, hayatın dokunduğu ve tehdide maruz kaldığı her zerreden yükselmelidir. Hayatın dokusunda varlığını korumaya çabalayan her unsur, şiddetin yaşama verdiği zarara karşı çıkmak için barışı ve çözümü talep etmelidir. Bu ses gözün gördüğü, kulağın işittiği, elin uzandığı, ayağın gittiği her yerde hayata geçmelidir. İnsanları bir araya getiren bütün iletişim kanalları bu sesle dolmalı, bütün imgeler bu sesi üretmelidir. Bu ses, hayat kazanacağı her biçimi kendiliğinden almalıdır. Muktedirlerin manipüle ettiği kitleler, barışın ve çözümün iktidarını talep etmek için tek ve aynı sesi çıkartmalıdır.

Bu ses, ancak ben-diliyle mümkündür. Bu ses, ancak tek bir talepte mümkündür. Bu ses, ancak bütün kimliklerde mümkündür. Bu ses, ancak her bireyde mümkündür.

Bu ses, artık şu cümleyi haykırmalıdır:

BEN “bu”YUM, BARIŞ İÇİN ÇÖZÜM İSTİYORUM!

Sen, kendini hangi kimlikle ifade etmek istiyorsan, o kimliğin adını koy tırnağın içine, mesela şunlar gibi: Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Ermeni, Musevi, asker, gerilla, Solcu, müslüman, Atatürkçü, Kemalist, milliyetçi, anarşist, devrimci, liberal, köylü, korucu, AKP’li, CHP’li, MHP’li, BDP’li, işçi, memur, emekli, kadın, erkek, anne, baba, çocuk, Diyarbakır, İzmir, İstanbul, Şırnak, Yüksekova, Pülümür, Ovacık, Trabzon, Rize, Cudi, Amanos, Halkalı, Pervari, İskenderun, orman, ağaç, yayla, kuş, tarla, çiçek, köy, ova, yol, Ceylan, Uğur, Buse, tabut, bayrak, ekmek, su, sabah, akşam, gece, 21. yüzyıl…

Canetti der ki, “İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. İnsan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. [....] İnsanların, etraflarında yarattıkları bütün mesafelerin nedeni bu korkudur. [....] İnsan, bu dokunulma korkusundan yalnızca kitle içinde kurtulabilir. Korkunun, karşıtına dönüştüğü tek durum budur.” (Kitle ve İktidar, 15-16) Ona göre kitlenin dört temel niteliği vardır: Kitle, daima büyümek ister. Kitle içinde eşitlik vardır. Kitle yoğunluğu sever. Kitlenin bir yöne gereksinimi vardır. (30)

Şimdi bu toprakların barış için çözüm talep eden bir kitleye ihtiyacı var ve o kitle buralarda bir yerde, sesini aramakta. O sesi bir kez buldu mu, hızla büyüyecek, o seste eşitlenecek, alabildiğine yoğunlaşacak, tek bir yöne gidecek. Bu topraklarda yaşayan herkes, her varlık, kendisine dokunmak isteyeni artık iyi bilmekte, kendisine değen şeyi görmüş ve tanımış, etrafında yarattığı mesafenin beyhudeliğini kavramış, şimdi korkuyu aşma zamanı, şimdi bir araya gelme zamanı, korkuyu cesarete dönüştürme zamanı…

O ses burada!

Şimdi “Ben…” diye başlayıp, “barış için çözüm istiyorum” sesini haykırma zamanı!

Posted in: siyaset