Kelimenin sözlük anlamı okuryazar olmamayı işaret ediyor, evet… Ama kullanım değeri bakımından, genellikle, bir kişinin mektep ve medrese görmemişliğini, tahsilsizliğini eleştirmek, cehaletini ve kifayetsizliğini ifade etmek üzere bir sıfat olarak istihdam edilmiştir. Bu kullanım şeklinin “bilmek” eylemi ve “bilgi” olgusu ile ilişkilendirilmesi kelimenin anlam evreninde bir epistemoloji sorunuyla karşılaşıldığını gösterir.
Bilinen ama bu epistemolojik sorunun değerlendirilmesinde en yararlı örnektir: Yunus Emre’ye dair literatürde, onun ümmi olduğu kanısı uzun yıllar boyunca zihinlere nakşedildi. Kimilerinin bir tasavvuf şairi, kimilerinin de bir halk ozanı olarak sahiplendiği bu büyük şiir ve söz ustası hakkındaki araştırmalar daha iyi bir teknoloji ve metodoloji sayesinde bilimsel açıdan daha güvenilir sonuçlara gidilmesine yol açtı ve şiirler incelendiğinde görüldü ki, Yunus Emre aslında çok iyi medrese tahsili görmüş, devrin büyük sufilerinin ve ilim adamlarının tedrisatından geçmişti. Onun ümmi olduğunu savunanlar ile aslında ümmi olmadığını savunanlar aynı kaynağa başvuruyorlardı, yani bizzat Yunus’un mısralarına:
ol dost bana ümmî dimiş hem adumı ümmî koymış
Bunu bir itiraf olarak okuyan yerleşik kanı yanlıları, bu mısraı izleyen mısraı da, Yunus’un okuryazar olmamasına karşın içten gelen bir bilgelikle söz söyleyen bir ozan olduğunun kanıtı olarak görmüşlerdir:
dilüm şeker gedem kamış bu söylenen nemdür benüm
Fakat Yunus Emre, “o dost”un kendisini ümmi diye nitelendirmesinden gocunmamış ve şu yanıtı vermiştir:
ümmî benem yunus benem dokkuz atam dörtdür anam
işk odına düşüp yanmak sûk’u bazar nemdür benüm
Yunus’u ümmi sıfatını gönül rahatlığıyla sahiplenmeye yönelten asıl nedenler ise, işte bu kelimenin anlam evreninin içerdiği epistemolojik sorunun ta kendisini tanımlamaktadır:
ilim ilim ilmektir, ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır
Yunus’un “okumak” ile “kendini bilmek” arasında kaçınılmaz bir karşılıklılık ilişkisi olmadığını ifade eden bu beyit, ümmi sıfatının kullanım değerinin meşruiyetini de kuşkulu hale getirmiştir. Yunus “bilme” ediminin aslında hakikate yönelmesi gereğini vurgulayarak, kuru bilgi ile özümsenmiş ve içselleştirilmiş bilgi arasındaki farka da dikkat çekmiştir:
okumaktan ma’nî ne, kişi hakk’ı bilmektir
çün okudun bilmezsin, ha bir kuru emektir
Diğer bir deyişle, bilme edimi kişinin hakikati arama sorumluluğunu içermediği sürece değerli değildir ve hakikate de insan ancak kendini bilerek erişebilecektir. Dahası, hakikate ve dolayısıyla kendini bilmeye yönelmeyen bir bilgi için harcanan emeği de boşa gitmiş, kuru bir emek olarak görmektedir.
Şark zihniyetinde bilme sorunsalını ifade eden iki önemli kavram var: “Âlim” ve “ârif”. Bu iki kavram arasındaki fark ise “yakîn” kavramıyla ilişkilidir. Bu kelimenin herkesin bildiği “yakın” kelimesiyle bir ilgisi yok; sağlam ve kesin bilgiyi işaret eden, bir şeyi iyice ve kesin olarak bilme hâlini vurgulayan bir kavramdan söz ediyoruz -diğer bir deyişle, bilinen bilgiden emin olma hâli.
Tasavvufta âlim ile ârif arasındaki fark işte bu yakîn’in derecesiyle ilgilidir: Sufilere göre; sıradan akıl sahiplerinin hakikate ve kendine dair bilgisi ilme’l-yakîn, âlimlerin bilgisi ayne’l-yakîn, âriflerin ise hakke’l-yakîndir.
Ümmilik sıfatını “kuru bilgiden azat olmuşluk” anlamıyla gönül huzuruyla kabullenen Yunus, kendi varoluşunun bilgi ile ilişkisini ise şöyle ifade etmiştir:
ayne’l-yakîn görüptür, yunus mecnûn oluptur
bir ile bir oluptur hakke’l-yakîn içinde
Biliyorum, yazdıklarımın kapsamı başlığı biraz aşıp Yunus Emre’ye dair ayrıntılı bilgiler de içerdi, ama “ümmi” kavramının kullanımsal değeri ile epistemoloji arasındaki bağları ortaya koymak ve “ümmi” sıfatının kuru bir sözlük tanımıyla sadece “okuryazar olmayan” kişileri ifade etmekten daha derin bir anlam evreni olduğunu vurgulamak için, tekrar ediyorum, bu büyük ustanın sözlerine başvurmanın yerinde bir seçim olduğu kanısındayım.
Aslında bu yazdıklarım da kuru gevezelikten başka bir şey değil, zira Yunus Emre bu koca epistemolojik sorunun aslını astarını -her mısrasında yaptığı gibi- yine iki çift söz ile ifade etmişti:
yunus emre der: hoca, gerekse bin var hacca
hepisinden iyice, bir gönüle girmektir
usta ve çırak
18 Temmuz 2010
Şimdi üstad, epistemolojik sorunu tam olarak anlamadım… Ümmî bir hakaret midir? yoksa bu yoldada kullananlar var mıdır? Zira son zamanlarda çokça okuduğum bir kalıp var ki, ümmî peygamber söylemi.. Evet ben şuan ümmî bir peygambere inanıyorum.
mesut tahir
04 Ağustos 2010
“ama “ümmi” kavramının kullanımsal değeri ile epistemoloji arasındaki bağları ortaya koymak ve “ümmi” sıfatının kuru bir sözlük tanımıyla sadece “okuryazar olmayan” kişileri ifade etmekten daha derin bir anlam evreni olduğu…”
Bu ifadelerinizden hareketle, “ümmi” kavramının Arapça olması ve bilhassa Kur’an’da kritik bir değeri olduğundan bahisle, ilgili kavramla alakalı alıntıladığım cümlenizdeki derin anlamına işaret eden bir tanımına şu eserden ulaşabilirsiniz:” Kur’an’a Giriş- Montgomery Watt- Kitabiyat Yayınları”
“Ümm”, kelimesi “anne” manasına gelmekte, malum. “Ümmi” bir yönüyle “annesinden doğduğu gibi(hiç bir bilgisi olmayan, bilgi edinmemiş) olan” anlamına gelmekte hatırladığım kadarıyla. Bahsettiğim eserde ise, Kur’an’da kullanıldığı bağlam itibariyle “Muhammed (as)’ın, önceki Kitaplara(İncil, Tevrat) dair herhangi bir malumatının olmadığı; İncil ve Tevrat’ı okumadığı” anlamında kullanılmaktadır. Bu da, “Muhammed onu(Kur’an’ı) uydurdu, eski kitaplardan bilgileri kopyalayarak bu Kur’an’ı yazdırdı” gibi Ehl-i Kitab’ın iddialarına karşı bir kullanım değeri olduğuna değiniliyordu. Etraflıca bakmakta fayda var. Selam ile…